24 Nisan 2012 Salı
Facebook'tan detay
Şekilde görüldüğü üzere, Facebook'ta Barcelona, bir spor türünden daha fazla hayran kitlesine sahip.
15 Mart 2012 Perşembe
İnsan-hayvan farkı
İnsanı hayvandan ayıran en büyük fark, seksten aldığı zevki yorumlayıp üstüne geyik yapabilme kapasitesidir.
14 Mart 2012 Çarşamba
Etik nedenlerden dolayı bir ateist...
Hayaller gerçekleşebilecek kadar büyük olmalı. Aksi halde yaşamla özdeş endeksi düşebilir. Saygı duyulmayan düşler, tohumlarını da yanına alır ve kafatasındaki çatlaktan uçup gider.
Günden güne düşen bu ülke, yerin yedi kat dibine çoktan girmiş durumda. Toplum, arzın çekirdeğinde, cehennem alev topunu oluşturuyor. Zihnin kaostan kurtulabildiği ender anlarda, sükunet içinde süzüldüğü mavi gökyüzünde kişisel olarak ne düşleyebilir insan? Zaman kavramı aklın her yerinde eşitken, nereye gideceğini bilebilir mi?
Gerçekler öylesine gerçek ki, olabilecek en kötü senaryolar üzerine çalışan milyarlarca senarist ve oyuncuların çabasıyla, düşlerin bile kaçamayacağı karalar karası deliğin içine sürükleniyoruz. Karadeliğin olay ufkunda, en ufak zerreyle eş değer iyilik ve evrenin neredeyse tamamını kaplayan karanlık madde gibi kötülük var.
Doğumdan bu yana insana öğretilen herşey, iyilik üzerine olduğunu varsayalım. Kime ve neye göre olduğu önemli değil. Bahsettiğim evrensel iki kavramdan pozitif olana bakınca, her daim kendi içine çöktüğü gerçeği ile karşılaşırız. Kötülük konusunda ise asla enerji harcanmaz, o kendini yoktan var edebilen bir kavram. Pozitifin zaafı öylesine büyüktür ki, "negatif" varolmak adına kendini hiç yormaz bile.
"Etik nedenlerden dolayı bir ateistim. Etik nedenlerden dolayı bir yaratıcıyı yaratısından tanıyacağınız görüşünü savunanlardanım ve dünya bana öyle acı verici bir şekilde birleştirilmiş gibi geliyor ki, onun birisi tarafından kasıtlı bir şekilde yaratıldığını düşünmektense, herhangi biri tarafından yaratılmadığını düşünmeyi yeğlerim."
Stanislaw Lem
---
Kişi şu noktada kendinden ne beklediğini veya beklendiğini merak edebilir. Cevabı basit; gladyatörlerin birbirlerini parçalarken, zevkten dört köşe çığlıklar atan seyirciler neyi umuyorsa o.
Yakın geçmişte, nükleer tehlikelerden, bombalardan bahsedilir, paranoylarla toplum maddi gücünü akıtması için devletlerine (dolayısıyla yöneticilerin cebine) destek olması beklenirdi. Yakın gelecekte halk kendi yeraltı ligini kurmuş, bireysel yarışmacıların ne denli uzun yaşayabileceği hakkında bahislerden kazanç sağlayacaklar. Bunu torunlarımız görebilecek. O zamanlarda vicdan zayıflığın sembolü olacağı için hiç kimse düşünmeyecek. Eğer çocuk yapmayı düşünüyorsanız, kendinizi değil onu düşünün. Sırf soyunuz devam etsin diye, sırf içgüdüleriniz istiyor diye, sırf egonuz tatmin olsun diye şu sefil dünyada ızdırap çekecek bir canlı "yaratmayın".
Aslında şu anda bile umrumda olmamanız için vicdan muhasebesi yapmaya başladım bile. Elimden geldiğince, Mem haritama kodlanmış iyilik zaaflarımdan kurtulmayı amaçladım. Biliyorum ki bu sonuçsuz kalacak. Yaşadığım hayat kadarını yaşayabilirsem bir ihtimal amacıma ulaşabileceğim. Lakin toplumda bu kadar çok yavşak ve orospu çocuğu varken (evet onları doğup yetiştiren ebeyenlerin de canı cehenneme), mental irademin muhteşem yıkıcı gücü buna daha fazla dayanamayacak. Sonunda, konuşup duran bendeniz devasa süpernova, kendi içerisine çöküp yokolacak.
Şerefe!
19 Şubat 2012 Pazar
Boya
"Uff abi bu ne hal? Arabayı fena çarpmışsın..."
"Bende değil hata. Herif sekizde on suçluydu."
"O nasıl oluyo abi?"
"Kesinlikle kusursuz olduğum zamanlarda oluyo"
"O nasıl oluyo?"
"Oluyo işte, yorma kafanı. Ver bakim resmi, lazım olacak. Sen şuna bi astar bi de güzel boya çak."
"A-ha! Abicim elimde süper bi boya var... yeni geldi. Hem ucuz hem de alengirli. Çin malı ama böylesi görülmemiştir, piyasaya girmedi daha."
"Nasıl bişey bu göster bakalım"
Bir süre sonra kaportacı elinde metal bir plakayla geri döner;
"Al abi, işte bak. Süper bişey. Böylesini görmediğine kalıbımı basarım!"
"Bu ne siyah mı? Ha yok lacivert gibi..."
"İyi bak abi"
"Yok yok taş grisi galiba. Hmmm. Değişiyo koçum bu sürekli!"
"Biraz daha bak abicim"
"Alla allaa.. şimdi de petrol yeşili oldu.."
"Işığa tut şöyle bi de"
"Olacak şey değil ha! Vişne çürüğüne döndü!"
"Bi de şöyle tut abi. Ah dur müşteri geldi, gidip ödemeyi alıcam. Bırakalım şuraya plakayı, geliyorum şimdi."
Sigarayı yakar abi, telefonunu karıştırır birilerini arar. Kaportacı geri gelir o sırada;
"Nasıl hoşuna gitti mi abi? Çakalım mı boyayı?"
"Ne boyası?"
"Demin gösterdiğim boya işte abi?"
"Ne gösterdin ki demin?"
"İlahi abi, iki dakka önce gösterdim işte."
"Ne diyosun oğlum sen. Çıkar göster şimdi"
"Hey yarabbi... Neyse bak, al işte buydu."
"Hmm..Bu ne siyah mı? Ha yok lacivert gibi..."
"Ehehe.. Eee güzel işte.."
"Yok yok taş grisi galiba. Hmmm. Değişiyo koçum bu sürekli!"
"Abi alemsin. Demin de..."
"Alla allaa.. şimdi de petrol yeşili oldu.."
"Abicim iyi misin? Dejavu gibisin haa.."
"Olacak şey değil ha! Vişne çürüğüne döndü!"
"Bi dakka ver abi şunu."
Kaportacı bir hışımla alır metal plakayı fırlatır atar kenara
"N'apıyosun lan! Elimi kestin pezeveng!"
"Pardon yaa.. dur abi hemen bant getiriyorum.."
Kolonyalı pamuk ve yara bandıyla döner;
"Al abi şunla sil, şunu da yapıştır. Ufak çizik zaten kapanır hemen... Eee nasıl çakalım mı boyayı arabaya?"
"Ne boyası? Getir göster iki saattir bahsedip duruyosun zaten, işim gücüm var gidicem"
"Alla allaaa... Abi demin gösterdim ya? İki kere baktın ya!"
"Dalga mı geçiyosun kardeşim sen? Hani nerde?"
"Çin malı dedim, yeni çıktı dedim! Karanlık madde boyası işte!"
"Karanlık madde mi?"
"Bende değil hata. Herif sekizde on suçluydu."
"O nasıl oluyo abi?"
"Kesinlikle kusursuz olduğum zamanlarda oluyo"
"O nasıl oluyo?"
"Oluyo işte, yorma kafanı. Ver bakim resmi, lazım olacak. Sen şuna bi astar bi de güzel boya çak."
"A-ha! Abicim elimde süper bi boya var... yeni geldi. Hem ucuz hem de alengirli. Çin malı ama böylesi görülmemiştir, piyasaya girmedi daha."
"Nasıl bişey bu göster bakalım"
Bir süre sonra kaportacı elinde metal bir plakayla geri döner;
"Al abi, işte bak. Süper bişey. Böylesini görmediğine kalıbımı basarım!"
"Bu ne siyah mı? Ha yok lacivert gibi..."
"İyi bak abi"
"Yok yok taş grisi galiba. Hmmm. Değişiyo koçum bu sürekli!"
"Biraz daha bak abicim"
"Alla allaa.. şimdi de petrol yeşili oldu.."
"Işığa tut şöyle bi de"
"Olacak şey değil ha! Vişne çürüğüne döndü!"
"Bi de şöyle tut abi. Ah dur müşteri geldi, gidip ödemeyi alıcam. Bırakalım şuraya plakayı, geliyorum şimdi."
Sigarayı yakar abi, telefonunu karıştırır birilerini arar. Kaportacı geri gelir o sırada;
"Nasıl hoşuna gitti mi abi? Çakalım mı boyayı?"
"Ne boyası?"
"Demin gösterdiğim boya işte abi?"
"Ne gösterdin ki demin?"
"İlahi abi, iki dakka önce gösterdim işte."
"Ne diyosun oğlum sen. Çıkar göster şimdi"
"Hey yarabbi... Neyse bak, al işte buydu."
"Hmm..Bu ne siyah mı? Ha yok lacivert gibi..."
"Ehehe.. Eee güzel işte.."
"Yok yok taş grisi galiba. Hmmm. Değişiyo koçum bu sürekli!"
"Abi alemsin. Demin de..."
"Alla allaa.. şimdi de petrol yeşili oldu.."
"Abicim iyi misin? Dejavu gibisin haa.."
"Olacak şey değil ha! Vişne çürüğüne döndü!"
"Bi dakka ver abi şunu."
Kaportacı bir hışımla alır metal plakayı fırlatır atar kenara
"N'apıyosun lan! Elimi kestin pezeveng!"
"Pardon yaa.. dur abi hemen bant getiriyorum.."
Kolonyalı pamuk ve yara bandıyla döner;
"Al abi şunla sil, şunu da yapıştır. Ufak çizik zaten kapanır hemen... Eee nasıl çakalım mı boyayı arabaya?"
"Ne boyası? Getir göster iki saattir bahsedip duruyosun zaten, işim gücüm var gidicem"
"Alla allaaa... Abi demin gösterdim ya? İki kere baktın ya!"
"Dalga mı geçiyosun kardeşim sen? Hani nerde?"
"Çin malı dedim, yeni çıktı dedim! Karanlık madde boyası işte!"
"Karanlık madde mi?"
Astral tebessüm
Geçen gün gördüğü sadece rüyaydı ama bu sefer becermeliydi. Kesinlikle inanıyordu. Ne yapacağını biliyordu. Tüm taktikleri düşünmüştü ve inancı tamdı. İnternet'teki forumda bu deneyimi defalarca yaşadığını iddia eden bir kızla tanışmıştı. Plan yapmışlar, belki de beraber üstesinden geleceklerdi
Perdeleri çekip, kapıyı kapadılar. Özellikle geceyi seçmişlerdi ki etrafta fazla gürültü olmasın diye. Dikkatleri dağılabilirdi. İkisi de uzandı çift kişilik yatağa. Fakat aralarında bir kaç santimetre bırakmışlardı. Dokunmak konsantrasyonlarını bozabilirdi.
Sessizliğe büründüler. Sadece alıp verdikleri derin ve sakin nefesler duyuluyordu. Bir süre sonra o da kayboldu. Odaklandılar. Dakikalar geçtikçe adamın bedenini hissizlik bürüdü. Kızın ayakları karıncalanmaya başladı. Ellerini hissetmiyordu bu sefer adam. Burnunu müthiş bir kaşıntı sardı kızın, ama dirençliydi. Göz kapaklarının ardında oynaşan ışıltıları farketti adam. Yaklaşık bir saat sonra ikisi de hazırdı. Ansızın cama güm diye bir şey çarptı. Konsantrasyonu dağılan kız gözlerini açtı yavaşça. Cama baktı ve sonra adama. Fazlasıyla huzurlu bir ifade yerleşmişti yüzüne. Biraz dikkat edince tebessümü de gördü. Gözucunda ufak bir hareketi farketti . Bakışları aşağı kaydı yavaşça ve gördü o şeyi. Bir hışımla sarstı adamı;
"Hey! N'apıyosun ha?!"
"Hah... ıhhh.. ne?"
"Ne yaptığını sanıyosun sen be!"
"Oldu mu başardık mı?"
"Salak! Şu haline bak ne düşünüyosun sen gerizekaalı!"
"Ne demek istiyosun? Yolculuk işte... yukarı"
"Sen beni ne sanıyosun ha? Şu haline bak çadır kurmuşsun!"
"Ha?"
"Aptal! Ben gidiyorum!"
"Nereye yahu?! Ne diyosun daha bitmedi ki..."
"Benim için bitti Kaan. Pis!"
Kız kapıyı çarpıp çıkar. Gözlerini tavana kaçırarak bezgin bir nefes tüketir. Sigarasını yakar, düşlemeye devam eder.
18 Şubat 2012 Cumartesi
Abla - Kardeş ilişkisi
Küçükken çok kavga ederdik.
Büyüdüğümüzde gene tartışırdık.
Daha da büyüdüğümüzde neyden bahsettiğimiz hakkında fikrimiz olurdu.
En büyük halimizde fikir alışverişinde bulunuyorduk.
Sonra ablamın karnı büyümeye başladı, ben de elimden geldiğince yardım etmeye...
14 Şubat 2012 Salı
Gri ve Yeşil Kapılar: Kusursuz hamle
İş toplantısı bittiğinde, aldığım yeni projeyi düşünmek üzere kafenin birine oturmuştum. Değerlendirme oldukça kısa sürdü; kendimi ödüllendirmeye karar verdim. Askerliği henüz biten arkadaşı arayıp hem hasret gidermek, hem de kutlamak için bir yerde buluşmayı önerdim ve Memnuniyetle kabul etti. Yaklaşık bir buçuk saat sonra aradı ve bir sorun olduğundan bahsetti; o günü -mecburen- sevgilisiyle geçirmesi gerektiğini söyledi. Zorunluluğun nedenini sorduğumda, beş saniye süren sessizlik sonrası "kısaca bugün sevgililer günü" dedi. Dünyada hala böyle tuhaf günlerin var olduğunu hatırlayınca anlayışla karşıladım ve ertesi güne salladık buluşmayı. Lakin, beş saniyelik durgunlukta ne düşünmüş olabilirdi?
Çantamı toparlayıp eve gitmek üzere sokağa adımımı attım. Ansızın garip bir huzursuzluk tortusu çöktü mideme. Hafiften bunaldım, terledim. Yakamı çekiştirmeye başladım. Ne zaman Beşiktaş'tan eve gitmeye yeltensem aynı depresif ruha giriyordum. Aslında nedeni basitti; yollar o saatte zifte benzer trafik seliyle kaplıydı. Üstelik ne tür bir ulaşım aracı kullanacağınızın önemi yoktu. "Trafikte tüm araçlar aynı hızda durur"
Yukarı Zincirlikuyu'ya yönelsem -mesai boşaltım vakti- metrobüs savaşçılarıyla kapışacak, ardından gene korkunç trafikle boğuşacaktım. Öte yandan Taksim - Beylikdüzü Express'ine binsem bu sefer TEM otobanındaki berbat ötesi trafikte can çekişecektim. Üstelik o istikamette inip başka bir araca binmek gibi seçenek de olmayacaktı. Sonuçta TEM tuzağı bir hayli uzun ve ızdırap dolu tüneldi.
Yukarı Zincirlikuyu'ya yönelsem -mesai boşaltım vakti- metrobüs savaşçılarıyla kapışacak, ardından gene korkunç trafikle boğuşacaktım. Öte yandan Taksim - Beylikdüzü Express'ine binsem bu sefer TEM otobanındaki berbat ötesi trafikte can çekişecektim. Üstelik o istikamette inip başka bir araca binmek gibi seçenek de olmayacaktı. Sonuçta TEM tuzağı bir hayli uzun ve ızdırap dolu tüneldi.
Şansımı metrobüsten yana denemeye karar verdim. Barbaros-Yıldız yokuşunu yürüyerek çıktım. Yoldaki araçlar yayaların hızına özeniyordu. Yarım saat sonra Zincirlikuyu metrobüs durağına vardım. Merdivenlerden inerken kafamı gayrı ihtiyari şöyle bir sola çevirdiğimde, aşağıdaki insan seli suratıma tokat gibi yapışmıştı. Koca bir tabur savaşçı, bir sonraki otobüsü hunharca katletmek için büyük bir iştahla bekliyordu. Bir süre yukarıdan onları izledim. Yanımdan geçen metro-savaşçı adaylarının tuhaf bakışlarını hissediyordum. Aslında korkumdan sızan kokuyu farkettiklerini de anlamıştım. Metrobüs kuralları olmasa beni oracıkta ezeceklerdi -içgüdüsel olarak. Fakat kural şunu der; durağın dışındakilere dokunmak yasak. Her savaşçı ganimetten eşit derecede faydalanmalı, kurbanları sadece durak sınırları içinde ezmeye müsait etmeli. Düşündükçe kaçasım geldi. Hatta bir an, taksiye binip hızla uzaklaşma fikrine kapıldım. Lakin kaçışım astarı yüzünden pahalıya patlayabilirdi. Hem trafik hem de taksimetre, kalbimin üstündeki cüzdana hunharca saplanan kılıç gibi, ölümcül darbesini vurabilirdi. Gözümü kararttım ve savaşçıların arasına sızdım. Tabi o kadar da değil; sadece kalabalığın uzantısına hafiften yaklaştım, seyirdim, ittirilip kaktırıldığımda zaten beni gerekli yere sürmüşlerdi.
Bakışlarımı durağın en başındaki otobüslere yöneldi. Bulunduğum yere kadar üç metrobüs dizilmişti bile. Hangi arada dolduğunu farkedemedim. Boşalan yerlerin ne zaman dolduğunu da... alt tarafı bir kere göz kırpmıştım. O da sulandığı için tabi. Dördüncü otobüs geldi birden. Araç daha kapılarını aralamadan ufak çapta fırtına koptu. Bedenim savaşçıların omuzlarında, kafalarında, çantalarının üstünde sekip durdu. Bir kaç saniye sonra iki-üç el montumdan çekiştirip ayağa kaldırdılar beni, sonraki dalgaya hazırlanmam için. Yol boşalmış, gelecek diğer araçları bekliyordu ahali. Otobüslerden biri geldi tekrar en başa yerleşti. Çevremdeki kimse onu takmadı, çünkü menzil dışında kalmıştı. İkinci otobüs de geldi, gözucuyla bir kaçının ağzının suyunun aktığını farkettim. İşte o an "flashback" yaşadım; geçmiş tecrübelerim beynimin içinde fısıldamaya başlamıştı. Hemen gri ve yeşil otobüslerin boy ve kapı aralıkları farkını hesapladım. Ötede iki gri duruyorsa, üçüncüsün arka kapısı muhtemelen tam bulunduğum noktada duracaktı. Yok eğer yeşil gelirse beş adım sağa kaymam gerekecekti. Gözlerim fıldır fıldır ikinci seçenek için boşluk arıyor, öte yandan sonrakinin gri mi yeşil mi olacağını görmeye çalışıyordu. Kafam tenis maçı izlermiş gibi bir sağa bir sola dönüp duruyordu. Bu arada arkamda huzursuz sesler duymaya başladım. Metro-savaşçılarından bazıları ne yapacağımı anlamış gibi homurdanıp hırıldamaya başladı. Tam bu sırada yeşilin geldiğini farkettim. Sağa doğru bir adım attım, ikincisi üçüncüsü derken, uyanan biri "hoop, duur, tutuun, laaan hööööy" gibi seslerle yanındakini tetiklemeye çalıştı. Yeşil aracın kapısı tam hesapladığım yerde durdu. Binlerce insan arkamdan büyük bir kuvvetle ittirdi, kapı açılır açılmaz yanımdaki üç kişiyle girişte sıkıştık. Bir darbe daha indi ve yere kapaklanan ikisinden kurtulup -çantamın da askısının teki kopmuştu- ilk gördüğüm koltuğa atladım. Kalbim heyecandan güp güp atıyordu. Fakat başarmıştım; önümdeki camı tırnaklarıyla cırmalayan bazıları delicesine kudurmuş, bir sonraki sefere ellerinden kurtulamayacağını çığırıyorlardı.
Sonunda boyut kapısı kapandı ve kendimi başka bir evrende buldum.
13 Şubat 2012 Pazartesi
Bugün
Bugün martıları düşündüm.
Bugün martıların, 10 yıl önce içine sıçtıkları çayımı düşündüm. Hem de deliksiz...
Bugün çamurları düşündüm.
Bugün çamurların neden sadece benim ayakkabıma bulaştıklarını düşündüm. Diğer insanların ki tertemizdi. Hepimiz aynı yolda yürümüyor muyuz ki?
Bugün yakamozu düşündüm.
Bugün yakamozu neden hala göremediğimi düşündüm.
Alt tarafı bakteri sürüsü.
Alt tarafı Noctiluca Milimaris.
Hiç mi bakteri görmedim ki?
Gördüm.
Ama hiç yakamoz görmedim;
Ne kadar güzel olabilir ki?
Peh...
Ayrıntı kemirgeni
Filmin bir yerinde, karakter kan-ter içinde telefonla arkadaşını arar. Alel acele birşeyler anlatır ve arkadaşına not alması gereken çok önemli telefon bir kerede zikreder. Fakat öyle hızlı söyler ki, duymak bir yana altyazı okurken bile kaçırırım numarayı. Gerçek şu; ahizenin öte yanındaki süper bir hafızaya sahiptir, şak diye ezberler numarayı...
"hey mayk şu numarayı not al çabuk beşbeşbeş-altıbeşyedi-sekiz-iki-bir!"
"ha? Ne dedin anlamadım tekrar et"
"gitmem lazım dedim mayk, peşimdeler..."
"hey dostum sakin ol, tane tane söyle.. Bıdı bıdı hiç bi halt anlamadım dediğinden."
"beşbeşbeş-altıbeşsekiz-yediikibir..."
"demin farklı bi numara vermiştin sanki..."
"mayk peşimdeler gitmem lazım aldın mı not?"
"birader iki numara birbirini tutmuyor. Hangisini not alayım?"
"bilmiyorum mayk peşimdeler diyorum. A-ha kapıya dayandılar bak...yarım saat sonra tom'a haber ver yoksa işim biter."
Telefon kapandığında mayk'ın aklı karışmıştır. Cebinde sadece bir çeyreklik ve bir kerelik arama hakkı vardır. Yoksa tomas'ın işi bitecektir.
"lanet olsun tomas, ne biçim hafızan var ha?! N'apıcam ben şimdi.. Hmmm. Yazı-tura atsam..."
Bu sahneden çıkarılacak ders:
Arkadaşınızın hafızası ne kadar muhteşem olursa olsun, ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun.
6 Şubat 2012 Pazartesi
3 Şubat 2012 Cuma
Distopya Günlüğü: Sıfırın Altında
On dakika önce aldığım kahve fincanı avuçlarımın içinde soğumaya başlamıştı. Isıtıcının gürültüsü sadece sıcak yanılsama yaratıyordu. Mekanda kimse yoktu. Ben ve dükkan sahibi yaşlı kadın. Sanki yıllardır durmadan çalışıyor gibiydi. Aslında gün boyunca, topu topu bir elin parmağını geçmeyen müşterilere hizmet ediyordu. Yorucu olan iş değil, bitmeyen kış mevsimiydi. Dört yıldan bu yana süre giden kar, tipi ve buz fırtınaları yüzünden mevsim kavramını yitirmiştik. Yılın altıncı ayından sonra üç aylık dönemde fırtına ve yağışlar biraz olsun yavaşlıyor, yerini bulutların ardında kendini belli etmeye çalışan zayıf güneş ışığına bırakıyordu. Ardından tekrar tipi ve fırtına döngüsü başlıyordu.
İnsanların hatıraları zaman geçtikçe beyaz bir sis örtüsüyle kaplanıyordu. Bahsettikleri sadece dörtbuçuk yıl öncesinin güneşli son günleriydi. O dönemde ne basın ne de devlet mini-buzul çağından gerektiği ciddiyette bahsetmemişti. Sürekli gündem değişip duruyordu. Cebimden haritayı çıkarıp baktığımda, artık aşınmış olan ülke sınırları, şimdi olduğu gibi silikleşen dünya coğrafyasının ucuz taklidi gibiydi. Yüzmilyonlarca yıl öncesine ait Pangea dirilmiş, şimdiki torunları olan parçalanmış kıtalarla, milyonlarca tür canlı varlık ve onlara hükmettiğini düşünen yedi milyarı aşkın insan topluluğuyla alay ediyordu. Sınırlar artık yoktu.
Ütopik hayallerin enerji kaynakları yeterli gelmiyordu. Bolluğun ötesinde rüzgarları gerçekçi şekilde değerlendirecek tesisler yapılamamıştı. Aynı durum okyanusların dalga enerjisi ve termal kaynaklar için de geçerliydi. Güneş enerjisi zaten ölmüştü. Güçsüz bilincin çoğunluğu ile bilinçli-şuursuz ve tekel azınlığın oluşturduğu toplum, beklenildiği gibi gafil avlanmıştı. "Temiz" enerji üretimi için çok geç kalınmıştı. Geriye kalan bir kaç yılda fosil yakıtları hızla tüketeceğimiz bir gerçekti. Sanallaştırılmış maddiyat, sayısallaştırılmış krediler önemsizdi; kimsenin parayla işi yoktu zaten. Eskiden, çevresel tehdidi yüzünden karşı çıkılan nükleer enerji, şu an kurtuluş ve hayatta kalma seçeneği olarak, mecburen kabul görmüştü. Uygarlık, yepyeni hayati bir adaptasyon çağına girmişti.
Kutuplara yakın ülke insanları adına sorun nispeten daha azdı. Zaten çağlar boyu böyle yaşıyorlardı. Kuzeyin soğuk insanları, şimdinin en saygı gören kesimiydi. Bedensel açıdan mini-buzul çağı virüslerine karşı dirençleri daha yüksekti. Atmosferin ısıyı küresel çapta homojen olarak sabitlemesi sayesinde, onlar açısından pek bir değişiklik olmamıştı. Bağışık sistemleri gelişkin İskandinav ülkeleri, Rusya ve Kanada'nın tamamında yaşayan insanlar, özellikle sağlık ve sosyolojik yaşam koşullarında stratejik ve bilimsel eğitim almış olanlar, bir anda dünyanın en saygın kesimini oluşturmuştu. Küresel çapta iletişim ağının sürekli olarak kesintiye uğraması; atmosfer üstü uyduların buzul fırtınaları yüzünden kopan bağlantıları, kısa dalga GSM ve benzeri telekomünikasyon sistemlerinin iş göremeyişi nedeniyle, direnç-toplumu üyeleri, geçmişte birikim sağlamış ülkelerin yönetimi tarafından çağrılıyor, krallar gibi ağırlanıyordu. Misafir edildikleri topraklara maddi değil, sosyal açıdan üst düzey lüksü yaşama vaadleriyle ikna ediliyorlardı. Ailesi olanlar için olabildiğince mükemmel yaşam alanları sunuluyordu; yeraltında kurulmuş, cennet bahçeleri niteliğinde yapay kentler, bitkisel örtünün yüksek kalite taklidi yeşil alamlar ve parklar, eğlence merkezleri, termal havuzlar ve yapay göletler, çocukları için eğitim merkezleri; ebeveynlere, sanal gökyüzü simülasyonları ile kaplı video tavanlarıyla döşenmiş spor sahaları, mini-alışveriş merkezleri, beş-boyutlu sinemalar -gösterimdeki filmlerin hepsi tekrar revize edilmiş ve sanal karakterlerle süslenmişti-, yeraltı mini-yapay nehirlerde su sporları ve akla gelebilecek her türlü lüks tüketim icatları sunulmuştu. Bekar olanları ise bunlara ek olarak, tarih tiyatrosunun canlandırıldığı mekanlarda, fantastik erotik oyuncularla reddedilemeyecek hikayeleri tekrar tekrar yaşıyorlardı. Üstelik tüm bu imkanlar, ultra-üst düzeyde güvenlik güçleri ve nanometrik incelikte nükleer zarla kaplı güvenlik duvarlarıyla korunuyordu.
Müziğin tınısı son bulduğunda, kulaklarımda tiz çınlamanın şiddetiyle kendime gelmiştim. Mekan sahibi kadın ışıkları kapamış, köşesine çekilmişti. Hesabı kapamak üzere aküyü slota yerleştirdim ve kafenin kapıları açıldı. Paletleri kontrol ettikten sonra tekrar yola çıktım. Aracı manyetik hatta sabitleyerek uykuya daldım.
Müziğin tınısı son bulduğunda, kulaklarımda tiz çınlamanın şiddetiyle kendime gelmiştim. Mekan sahibi kadın ışıkları kapamış, köşesine çekilmişti. Hesabı kapamak üzere aküyü slota yerleştirdim ve kafenin kapıları açıldı. Paletleri kontrol ettikten sonra tekrar yola çıktım. Aracı manyetik hatta sabitleyerek uykuya daldım.
2 Şubat 2012 Perşembe
Gölge E-Dergi - Çağan Dikenelli: Upirlerin Fısıltısı Söyleşisi
Söyleşide favorim olan satırlar:
G.D.:Peki ya Ernst, Cervo ve Biz'de gerçekten Hemingway ve Cervantes gerçekten sizin evde bir dizi senaryosu yazmayı denedi mi?
Ç.D: Tabii ki! Yüzde yüz gerçek olmayan hiçbir şeyi yazmam ben.
Sayko-gündem seçmeleri
Şu günlerde dikkatimi çeken önemli önemsiz bir kaç konu var.
Yeni Sosyal Güvenlik Sistemi:
SGS kısaltması ile devletimizin, yaşayan 1.7 milyon sigortasız vatandaşından; tahmin edilemeyen sayıdaki işsiz kesimden; 20 yaşın üstündeki tonlarca öğrenci adına sorumlu ailelerden kelle parası alması. Bu dahiyane plan ile neyi hedeflemekte olduğunu kestirmek çok zor. Lakin ortaya çıkacak vahim sefalet tsunami dalgasının ne denli zarar vereceğini tahmin etmek o kadar da zor değil. Milyonlarca kişinin canına yavaş yavaş okuyacak, nihayetinde taze kanın kokusunu aldığında saldıran zombilere dönüştürecek bir yapılanma süreci başladı. Kuru Göldeki Ördek (Çağan Dikenelli) romanındaki Atrık "ordusu" aklıma geliyor. Konvansiyonel piyade ordusunu zombi gibi yaşayan vatandaş güruhundan kurmayı mı planlıyorlar? Özellikle şu günlerde, terörle mücadelenin önde gelen Orgenerallerini kodese attıktan sonra, morali yerle bir olan ordunun yerine düşündüğü askeri güç bu mudur? Peh!
Özellikle ölümcül hastalığa yakalanmış çocukları, insanları kullanarak sosyal-ağ dolandırıcılığından para kazananlar:
Facebook'ta paylaşılan şu fotoğrafı görünce, images.google.com'dan bir arama yaptım. Aşağıdaki açıklamayı da durumun anlaşılması için paylaşılan resmin yorumuna yazdım;
İYİ NİYETLİ HERKES İÇİN ZORUNLU AÇIKLAMA; BU FOTOĞRAF SAHTE!
Fotoğraf, 2005 yılında doğan Vietnamlı Samuel adında yetim bir çocuğa aitmiş. Gördüğünüz kırmızı lekeler ise kanser değil, Çilek hemanjiomlardenen doğumlekeleriymiş. Samuel, 4 kere plastik cerrahi ameliyat yaşamış. 7 Yaşındaki Samuel'in şimdiki hali:
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=113068148728728&set=a.100512023317674.1011.100000766302903&type=3&theater
Yani bunca iyi niyet aslında sizi kandırmak üzere düzenlenmiş, hasta çocuk görüntülerini kullanarak duygu sömürüsü yaratan yalancı haberdir. Üstelik bu tarz paylaşımlar "gerçek" yardım çağrılarını da zamanla "sahteleştirebilir". Dikkatli olun lütfen.
Bilgileri link'ini verdiğim siteden aldım. Daha pek çok "sahte haber" bildirimini buradan takip edebiliyormuşuz.
http://www.hoax-slayer.com/child-three-cents-per-share-cancer.shtml
Biraz uyanık olun lütfen. Nereden bunu akıl ettiğime gelirsek; resimde ve açıklamasında, gerçekten hasta olduğunu teyid edecek ne adres, ne de tel. no vardı. Saçma değil mi? Maddi durumu oldukça iyi insanların büyük meblağlarda yardım yolu niye kapalı olsun ki?
Artık kontrol etmeden paylaşmayın bu tarz haberleri. Google'dan kısa bir araştırma yapınız öncelikle. Yoksa duygu sömürüsü dolandırıcılığı ile birileri zengin olabilir.
Tabi yorum nehrinde kimse bunu farkedemedi.
Bilim insanları tarafından ön görülen, yakın zamanda gireceğimiz Mini-Buzul Çağı:
Henüz başlamış değil tabi. Okuduğum habere göre 2022'de buzul çağına girecekmişiz. Ne kadar heyecanlı değil mi? Yaşadığım şehrin 2 günlük yağış sonrası maymuna dönen ulaşım sistemini düşününce... vay be. Çantamızda kasatura, kama, balta falan kesici sağlam ne silah varsa taşıyacağız. Şehre inen kurtlarla, arkasokaklarda sinsice kurulan tuzaklara karşı hazırlıklı olacağız.
Maya takvimi odaklı kıyamet geyik dalgası:
En ilgi çekici hikayelerden biri bu ya... Hatta Çağan'ın bahsettiği bir video vardı; "Japon Prensesi" Kaoru Nakamoru'nun 22 Aralık 2012 tarihine dair resmi açıklaması:
Japon prensesi resmi açıklaması böyleyse harbiden sıçtık demektir. Düşünsenize ülkenin önde gelen isimlerinden biri kalkıp resmi açıklama yapıyor; 22 Aralık'a kadar vaktiniz var, kıçınızı kurtarın. A-ha reçete "bıdı bıdı..."
Yeni Sosyal Güvenlik Sistemi:
SGS kısaltması ile devletimizin, yaşayan 1.7 milyon sigortasız vatandaşından; tahmin edilemeyen sayıdaki işsiz kesimden; 20 yaşın üstündeki tonlarca öğrenci adına sorumlu ailelerden kelle parası alması. Bu dahiyane plan ile neyi hedeflemekte olduğunu kestirmek çok zor. Lakin ortaya çıkacak vahim sefalet tsunami dalgasının ne denli zarar vereceğini tahmin etmek o kadar da zor değil. Milyonlarca kişinin canına yavaş yavaş okuyacak, nihayetinde taze kanın kokusunu aldığında saldıran zombilere dönüştürecek bir yapılanma süreci başladı. Kuru Göldeki Ördek (Çağan Dikenelli) romanındaki Atrık "ordusu" aklıma geliyor. Konvansiyonel piyade ordusunu zombi gibi yaşayan vatandaş güruhundan kurmayı mı planlıyorlar? Özellikle şu günlerde, terörle mücadelenin önde gelen Orgenerallerini kodese attıktan sonra, morali yerle bir olan ordunun yerine düşündüğü askeri güç bu mudur? Peh!
***
Özellikle ölümcül hastalığa yakalanmış çocukları, insanları kullanarak sosyal-ağ dolandırıcılığından para kazananlar:
Facebook'ta paylaşılan şu fotoğrafı görünce, images.google.com'dan bir arama yaptım. Aşağıdaki açıklamayı da durumun anlaşılması için paylaşılan resmin yorumuna yazdım;İYİ NİYETLİ HERKES İÇİN ZORUNLU AÇIKLAMA; BU FOTOĞRAF SAHTE!
Fotoğraf, 2005 yılında doğan Vietnamlı Samuel adında yetim bir çocuğa aitmiş. Gördüğünüz kırmızı lekeler ise kanser değil, Çilek hemanjiomlardenen doğumlekeleriymiş. Samuel, 4 kere plastik cerrahi ameliyat yaşamış. 7 Yaşındaki Samuel'in şimdiki hali:
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=113068148728728&set=a.100512023317674.1011.100000766302903&type=3&theater
Yani bunca iyi niyet aslında sizi kandırmak üzere düzenlenmiş, hasta çocuk görüntülerini kullanarak duygu sömürüsü yaratan yalancı haberdir. Üstelik bu tarz paylaşımlar "gerçek" yardım çağrılarını da zamanla "sahteleştirebilir". Dikkatli olun lütfen.
Bilgileri link'ini verdiğim siteden aldım. Daha pek çok "sahte haber" bildirimini buradan takip edebiliyormuşuz.
http://www.hoax-slayer.com/child-three-cents-per-share-cancer.shtml
Biraz uyanık olun lütfen. Nereden bunu akıl ettiğime gelirsek; resimde ve açıklamasında, gerçekten hasta olduğunu teyid edecek ne adres, ne de tel. no vardı. Saçma değil mi? Maddi durumu oldukça iyi insanların büyük meblağlarda yardım yolu niye kapalı olsun ki?
Artık kontrol etmeden paylaşmayın bu tarz haberleri. Google'dan kısa bir araştırma yapınız öncelikle. Yoksa duygu sömürüsü dolandırıcılığı ile birileri zengin olabilir.
Tabi yorum nehrinde kimse bunu farkedemedi.
***
Bilim insanları tarafından ön görülen, yakın zamanda gireceğimiz Mini-Buzul Çağı:
Henüz başlamış değil tabi. Okuduğum habere göre 2022'de buzul çağına girecekmişiz. Ne kadar heyecanlı değil mi? Yaşadığım şehrin 2 günlük yağış sonrası maymuna dönen ulaşım sistemini düşününce... vay be. Çantamızda kasatura, kama, balta falan kesici sağlam ne silah varsa taşıyacağız. Şehre inen kurtlarla, arkasokaklarda sinsice kurulan tuzaklara karşı hazırlıklı olacağız.
***
En ilgi çekici hikayelerden biri bu ya... Hatta Çağan'ın bahsettiği bir video vardı; "Japon Prensesi" Kaoru Nakamoru'nun 22 Aralık 2012 tarihine dair resmi açıklaması:
Japon prensesi resmi açıklaması böyleyse harbiden sıçtık demektir. Düşünsenize ülkenin önde gelen isimlerinden biri kalkıp resmi açıklama yapıyor; 22 Aralık'a kadar vaktiniz var, kıçınızı kurtarın. A-ha reçete "bıdı bıdı..."
***
Şaka bir yana, o tarihte Foton Kuşağı denen kozmik bir halkanın içine gireceğiz. "Güvenilir" basın kuruluşlarından Milliyet'in sayfasında bile bahsediyor bu!
Foton kuşağına girince neler olacakmış, maddeler halinde sıralamak gerekirse;
- İlk girdiğimiz 5-6 gün boyunca zifiri karanlık sürecek.
- Elektrikli araçlar çalışmaz hale gelecek.
- Sonrasında, Foton kuşağı içinde bulunacağımız yaklaşık 2000 yıl boyunca sürekli aydınlık içinde bulunacağız.
- Canlıların DNA yapıları değişecek (2 sarmallı yapıdan, 12 sarmallı yapıya değişim geçirilecek.)
- Çakralarımız açılacak.
- Telepati yeteneğimiz gelişecek.
- 2000 yıl kadar sürecek mutluluk döneminde olacağız.
Şöyle de bir görsel hazırlamış arkadaş:
***
Evet. Sonunda kurtuluyoruz. Vay be!
1 Şubat 2012 Çarşamba
Melodik Evrene Geçit - II
Mekanik inleme metalik tınıyla karışmıştı. Elektrik motorunun homurtusu halatların taşıdığı ağır kabine söylenip duruyordu. Boğuk sesler, konuşmalar, kahkahalar ve açılan bir kapı sesi. Koca salonu kaplayan insan güruhunun keyfi yerindeydi. Nedense bu pozitif yorumlayamıyordum. Huzursuzluk sarmıştı her tarafımı. Ansızın başladı müzik. Sözleri yolumu gözlüyordu, içten dilekleriyle karşılıyordu beni. Bana özellikle "sen" diye hitap ediyordu. Sözleri, oturup dinlenmemi istiyordu içtenlikle. Sıcak bir karşılama duygusu kaplamıştı içimi.
Ağzımı ekşimik ve tatlı birşeyler kapladı. Tüylerim ürpermişti. Limon yalamış gibi suratım ekşimişti, ama lezzetliydi de. Gözlerim aydınlıktan kamaşıyordu. Göz kapaklarımı hafiften araladığımda, kızıl renkler yatay koyu çizgilerle karışıyordu. Zebranın postu gibiydi duvarlar. Ama hareket ediyorlardı. Dalgalanıyorlardı. Çizgilerin hepsi karşımdaki alanda, tek bir noktada birleşiyordu. O da flu görünüyordu. Hayal gibiydi. Hayal bir çemberin içindeydi. Sürekli değişen renklerin ve görüntülerin yalpaladığı çember. Nerede olduğumu veya ne gördüğümü tahmin edemiyordum. Gözbebeklerim sürekli şaşı pozisyona gelmeye çalışıyordu. Litrelerce bira içip yola çıkan şoför gibiydim. Ama aklım yerine gelmişti.
"Düşüncelerinle fiziksel tepkinin senkronize olması zaman alır." dedi bir düşünce. Kafamın içinde yankılanmıştı ses. Birisi beynimde konuşuyordu sanki.
"Şoktasın. Şok güzeldir. İyi düşün. Bilincin açılacak. Sonra konuşacağız."
"Sen... Siz kimsiniz?"
Ses tek ve çok kişiden geliyordu. Beynimde yankılanıyordu. Hayal gibiydi ama hatırlıyordum yavaş yavaş. Astraldeydim ve birşeye çarpmıştım, aslında "o beni çarpmıştı".
"Sizden pek çoğu bunu düşünüyor. Biz kimiz. Siz kimsiniz. Kimlik önemli değil. Ne yapacağımız önemli. Yakında anlayacaksın."
"Neredeyim ben? Hala bedenimi hissetmiyorum. Miğdem bulanıyor..."
"Yoğunlaştırılmış Değişken Frekans duvarına çarptın. Çok aceleci davranmasaydın rahatlıkla geçip giderdin."
"Ne demek bu? Yoğunlaştırılmış ne?"
"Çekirdeğine atlamak istedin"
Hatırladım.
"Müzik mi? Boşlukta duyduğum..."
"Seni diğerlerinin yanına transfer edeceğiz. Onlarla konuş. Anlatacaklar"
"Diğerleri?"
"Türdaşların. Senin gibi form değiştirenler."
"Form değiştiren... türdaş?"
"Evriminizin bir sonraki adımı. Kontrolsüz ve geçici-evrim adımı. Bilinç düzeyiniz sonraki adımı kontrol etmek için düşük seviyede."
"Tamam. Ne demek istediğini ANLAMIYORUM. Lütfen daha açık ol!"
"İletişim düzeyini seninkiyle sabitlersem anlaman zorlaşır."
"Zorlaşır mı? Zaten anlamıyorum nesi zorlaşacak?!"
"İletişim düzeyinin seviyesi, içinde bulunduğun durumu açıklamak için yetersiz düzeyde."
"Boşver. Sabitle, seviyele... neyse onu yap işte!"
"Eşitleniyor"
"...sabitle eşitle... neredeyim ben be!"
"Kaan. Şu an haddini aşmış durumdasın. Astral düzeye çıktın."
"Ha? Haddimi aştım? Adımı nerden biliyorsun?!"
"Dinliyorduk."
"Olacak şey değil! Astralde bile dinleniyoruz! Bu arada siz kim oluyorsunuz ki..."
"Kaan. Uygarlığınız sürekli dikkat çekiyor. Galaksinin her tarafına yayılıyor enerjiniz. Sizden, ANLAYACAĞIN ŞEKİLDE ifade etmem gerekirse, yedibin yıl ötedeyiz."
"Kaan, Kaan... senin adın yok mu?"
"Telafuz edemezsin."
"Haha.. filmlerdeki gibi ha? Dzukahuayu lanykitrafifu falan filan... Zaten bi' bok bilmiyoruz da..."
"Hayır. Bizim adımız yok. Ses ile karşılığı yok."
"Nasıl tanımlıyorsunuz birbirinizi?"
"Görüntüyle. Gözlerini kapa."
"Hiç açmadım ki?"
"O halde sus ve gör!"
"A-haa.. sinirleniyoruz da ha? Sayın ileri mede..."
Karanlığın içinde kırmızı bir nokta belirdi. Nokta biraz büyüdü. Biraz daha büyüdü. Zihinsel kadrajımın sağ altına kaydı ve durdu. Bir kaç saniye geçti.
"Adım bu işte"
"Adın bu mu?"
"Şekil, renk ve koordinat olarak gösterdim sana"
"Sadece kırmızı nokta mı? Emin olamıyorum bir dakika. Adın kırmızı nokta mı? Hah! TV'de 18+ gibi..."
"Evet"
"HAHAHA!"
"Kaan. Enerjin dalgalanıyor. Sistemin... Eh... Herneyse. Seni transfer ediyorum. Diğerleriyle ilgilenmem gerek."
"Dur! Geri dönmeliyim!"
"Kaan. Don't Panic!"
Bilincim milyarlaca parçacığa ayrıldı. Yokoldum ve Yeniden doğdum.
Ağzımı ekşimik ve tatlı birşeyler kapladı. Tüylerim ürpermişti. Limon yalamış gibi suratım ekşimişti, ama lezzetliydi de. Gözlerim aydınlıktan kamaşıyordu. Göz kapaklarımı hafiften araladığımda, kızıl renkler yatay koyu çizgilerle karışıyordu. Zebranın postu gibiydi duvarlar. Ama hareket ediyorlardı. Dalgalanıyorlardı. Çizgilerin hepsi karşımdaki alanda, tek bir noktada birleşiyordu. O da flu görünüyordu. Hayal gibiydi. Hayal bir çemberin içindeydi. Sürekli değişen renklerin ve görüntülerin yalpaladığı çember. Nerede olduğumu veya ne gördüğümü tahmin edemiyordum. Gözbebeklerim sürekli şaşı pozisyona gelmeye çalışıyordu. Litrelerce bira içip yola çıkan şoför gibiydim. Ama aklım yerine gelmişti.
"Düşüncelerinle fiziksel tepkinin senkronize olması zaman alır." dedi bir düşünce. Kafamın içinde yankılanmıştı ses. Birisi beynimde konuşuyordu sanki.
"Şoktasın. Şok güzeldir. İyi düşün. Bilincin açılacak. Sonra konuşacağız."
"Sen... Siz kimsiniz?"
Ses tek ve çok kişiden geliyordu. Beynimde yankılanıyordu. Hayal gibiydi ama hatırlıyordum yavaş yavaş. Astraldeydim ve birşeye çarpmıştım, aslında "o beni çarpmıştı".
"Sizden pek çoğu bunu düşünüyor. Biz kimiz. Siz kimsiniz. Kimlik önemli değil. Ne yapacağımız önemli. Yakında anlayacaksın."
"Neredeyim ben? Hala bedenimi hissetmiyorum. Miğdem bulanıyor..."
"Yoğunlaştırılmış Değişken Frekans duvarına çarptın. Çok aceleci davranmasaydın rahatlıkla geçip giderdin."
"Ne demek bu? Yoğunlaştırılmış ne?"
"Çekirdeğine atlamak istedin"
Hatırladım.
"Müzik mi? Boşlukta duyduğum..."
"Seni diğerlerinin yanına transfer edeceğiz. Onlarla konuş. Anlatacaklar"
"Diğerleri?"
"Türdaşların. Senin gibi form değiştirenler."
"Form değiştiren... türdaş?"
"Evriminizin bir sonraki adımı. Kontrolsüz ve geçici-evrim adımı. Bilinç düzeyiniz sonraki adımı kontrol etmek için düşük seviyede."
"Tamam. Ne demek istediğini ANLAMIYORUM. Lütfen daha açık ol!"
"İletişim düzeyini seninkiyle sabitlersem anlaman zorlaşır."
"Zorlaşır mı? Zaten anlamıyorum nesi zorlaşacak?!"
"İletişim düzeyinin seviyesi, içinde bulunduğun durumu açıklamak için yetersiz düzeyde."
"Boşver. Sabitle, seviyele... neyse onu yap işte!"
"Eşitleniyor"
"...sabitle eşitle... neredeyim ben be!"
"Kaan. Şu an haddini aşmış durumdasın. Astral düzeye çıktın."
"Ha? Haddimi aştım? Adımı nerden biliyorsun?!"
"Dinliyorduk."
"Olacak şey değil! Astralde bile dinleniyoruz! Bu arada siz kim oluyorsunuz ki..."
"Kaan. Uygarlığınız sürekli dikkat çekiyor. Galaksinin her tarafına yayılıyor enerjiniz. Sizden, ANLAYACAĞIN ŞEKİLDE ifade etmem gerekirse, yedibin yıl ötedeyiz."
"Kaan, Kaan... senin adın yok mu?"
"Telafuz edemezsin."
"Haha.. filmlerdeki gibi ha? Dzukahuayu lanykitrafifu falan filan... Zaten bi' bok bilmiyoruz da..."
"Hayır. Bizim adımız yok. Ses ile karşılığı yok."
"Nasıl tanımlıyorsunuz birbirinizi?"
"Görüntüyle. Gözlerini kapa."
"Hiç açmadım ki?"
"O halde sus ve gör!"
"A-haa.. sinirleniyoruz da ha? Sayın ileri mede..."
Karanlığın içinde kırmızı bir nokta belirdi. Nokta biraz büyüdü. Biraz daha büyüdü. Zihinsel kadrajımın sağ altına kaydı ve durdu. Bir kaç saniye geçti.
"Adım bu işte"
"Adın bu mu?"
"Şekil, renk ve koordinat olarak gösterdim sana"
"Sadece kırmızı nokta mı? Emin olamıyorum bir dakika. Adın kırmızı nokta mı? Hah! TV'de 18+ gibi..."
"Evet"
"HAHAHA!"
"Kaan. Enerjin dalgalanıyor. Sistemin... Eh... Herneyse. Seni transfer ediyorum. Diğerleriyle ilgilenmem gerek."
"Dur! Geri dönmeliyim!"
"Kaan. Don't Panic!"
Bilincim milyarlaca parçacığa ayrıldı. Yokoldum ve Yeniden doğdum.
31 Ocak 2012 Salı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







